ORTA KARADENİZ DENİLDİĞİNDE
Sevgili Dostlar,
Bildiğiniz gibi en uzun coğrafi bölgemiz olan Karadeniz Bölgesini her yönden 3 ayrı kısımda ele almak en uygun yaklaşım olmaktadır.
Ben Doğu Karadeniz’i biraz da ekonomik açıdan ele almak istediğimden Samsun’un doğusundan itibaren sınırlandırıyorum. Aslında bunu tabii ve doğal güzellikler açısından ele alacaksak bu ibreyi daha doğudaki 1-2 ilimizi sınır kabul edecek şekilde sağa doğru kaydırmamız gerekir.
Benim değerlendirmelerime göre Samsun’dan başlayarak, batı yönüne hareketle Samsun’un ilçeleri, Sinop ve ilçeleri, son durak İnebolu ve içeri dönerek Kastamonu ve ilçelerini ele aldığınızda bir tür Orta Karadeniz turu yapmış olursunuz.
İşte böyle gerçekleştirdiğim bir turun kısa ve özel notlarını sizlerle paylaşmak istedim. Olur ya! Yolu düşen bir dostumun kulağına küpe olur bu yazdıklarım.
Malum, bilgiler paylaşıldıkça değerlidir.
*************************************************************************
İç kısımda da en önemli il olarak Amasya’ dan (62.700) başlayalım. Tarih boyunca pek çok Osmanlı Şehzadesinin yetiştirildiği yer olan bu Osmanlı sancağına ait kale kalıntıları hala şehrin ortasındaki tepede yer alır. Kalenin yer aldığı tepenin üzerindeki kaya mezarları ise önünden akıp giden “yeşil ırmak” üzerinden tarihin derinliklerine bakar.

Nehir boyu yürüme yolu yapılmış ve nehirin karşı yakasındaki eski evler restore edilerek kullanıma açılmış butik oteller ve restaurantlar yakın tarihimizin güzel birer parçası olarak gözler önünde.
AMASYA'DA VALİLİK YAPAN ŞEHZADELER
ayrıntılar icin ekteki dosyaya bakınız…
Amasya’nın meyveleri ünlüdür, özellikle elması. Ancak yol kenarlarında kurulu tezgahlardan bunu sağlamaya çalışırsanız ciddi şekilde fazla para ödersiniz. Kendi bahçesinin ürününü pazarlar gibi başka yerlerden getirdikleri elmaları market fiyatlarının bir misli fazlasına satmaya çalışan bu uyanık tezgahtarlar, sorulduğunda samimi cevap vermekten kaçınmadan “toplama aldıklarını ve başka bölgeden gelen mal olduklarını” söylerler. O halde doğal bahçe malı olmayan bu elmaları neden alsın insanlar. Zaten bu hatayı 1 defa yapan insan kolay kolay ikinci kez yapmaz.
Amasya'nın simgesi : Misket Elması
Amasya denilince akla ilk olarak Misket elması gelir. Türkiye'nin neresinde olursanız olun, eğer mevsimiyse, mutlaka Misket elması "Amasya Elması" olarak karşınıza çıkar.
Amasya adıyla bütünleşen Misket, özelliğini yine Amasya'nın coğrafi yapısından alır. Söylendiğine göre Amasya vadisi, misketin yetişmek için tam aradığı ortammış. Boğazın esintisi elmaya ayrı bir tat verir. Kokusu da burada gizlidir.
Misket'in en büyük özelliği bir yıl meyve verirse diğer yıl vermemesidir. Bir yüzü kırmızı, diğer yüzü ise sarı ila yeşilimsi bir renk taşır. İnce kabuklu, hoş kokuludur. Sert ve dayanıklıdır. Uzun süre saklanmaya elverişlidir. Amasya elmasının iki türü vardır. Daha küçük ve tatlı olanına Misket elması denir. Daha iri ve aşılı olanına ise KABAK elması adı verilir. Amasya elması meyveye geç yatar ve 8 - 10 yaşından önce ürün vermez.
Ancak bölgenin sulak bir alan olması nedeniyle diğer ürünlerine çamur atmayalım, mevsiminde “Kiraz’ı” muhteşem olur. Son dönemde Nar yetiştiriciliğinde çok önemli gelişmeler yapmışlardır. Ancak Elma konusunda sizleri Burdur-Isparta yöresinin bahçelerinden toplanan ürünleri tavsiye edeceğim.
Amasya’dan ayrılmadan önce Cumhuriyet Tarihimizdeki büyük önemini vurgulamadan geçmeyelim;
Amasya Tamimi (22 Haziran 1919)
1- Vatanın tamamı, milletin istiklâli tehlikededir. Hükümet merkezi İtilaf Devletleri'nin etkisi ve denetimi altında bulunduğundan, sahip olduğu sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum, milletimizi adı var, kendi yok durumuna düşürüyor.
"Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." Milletin durumunu ve davranışını göz önünde bulundurarak haklarını dünyaya duyurmak için her türlü etki ve denetimden uzak bir milli heyetin varlığı gerekmektedir.
Devamı için ekteki dosyayı açınız…..
İç kesimlerden Samsun (332.000) ilimize yönelirken Orta Karadeniz hakkında bilgilenirsiniz yavaş yavaş. Aslında yüzeysel anlamda iç Anadolu’dan pek farklılık göstermez genel anlamda.
Ancak Havza’da durmanızı öneririm, şiddetle!
İlginçtir Türkiye kaynaklı pek çok genel sitede Havza kaplıcalarına ait bilgilere ulaşamazsınız. Önemli bir kaynak atlanılmıştır ! Oysaki 1800 lü yıllardan beri kullanılmaktadır Havza kaplıcaları.
Bu önemli coğrafi özelliğin yanında, Cumhuriyet tarihinin çok önemli anılarını da taşır Havza (18.700).
Atatürk’ün Samsundan hareketle başladığı Anadolu hareketinin ilk durağıdır Havza. Yaklaşık 1 hafta burada kalan Ulu Önder Anadolu yapılanmasının ilk hareketlerini burada organize etmiş ve bir nebze olsun Cumhuriyet yolunda kuvvet toplanmıştır.
Örgütlenme ve destek anlamında Ulu Önderin Havza’lılara yaptığı konuşması bir yerde Amasya Genelgesi kadar dikkati çekmektedir.
Kaplıcalar Mevkiinde Atatürk’ün Havza’ya geldiğinde kaldığı, şimdi müze olan evi görmenizi öneririm. Özellikle dönemin yazışmaları açısından özel bir arşiv-müze özelliğindedir.
Gelelim bu özel tabii kudret sıcak su olayına. Bölgeyi daha önce ziyaret etmemiş kişilerin dikkatinden kaçan Havza kaplıcaları aslında sıcaklık ve özellik açısından oldukça önemli bir yeraltı zenginliğimizdir.
Kaynak çıkışı 56 derece C olan bu doğal kudret, kansızlık, mevzi ağrılar, böbrek, malarya (sıtma), karaciğer, romatizma, kireçlenme, ademi iktidar, kadın hastalıkları, cilt hastalıkları gibi konularda etkili olduğu tespit edilmiştir.
Türkiye’deki pek çok kaplıcayı tanıyan bir kişi olarak suyunun sıcaklığı konusunda bugüne kadar rastlamadığım bir ısı ile karşılaştığımı özellikle belirtmek isterim.
Bu doğal kaynak sularını değerlendirdiğimizde; Yalova-Termal kaplıcalarının kaynak çıkışı 60-65, Balıkesir-Gönen kaplıcalarının 73, İzmir –Balçova kaplıcalarının ise 62-80 derece civarında olduğunu da burada belirtmek isterim.
Bölgeye çok güzel bir otel yapılmış “Anceve”. Zaten doğal kaynak kaplıcası olarak 3 otel hizmet veriyor.Ançeve, Maarif Oteli ve Belediye umumi kaplıcaları.
Ancevede 2 kişi OK fiyatlar 220,00 YTL (Suit Oda 330,00 YTL), Maarif otelinde ise aynı hizmeti 120,00 YTL ye alabilirsiniz.
Anadolu insanımızın çok özgün, safiyane ve samimi duygularını içeren bir anektodumla bitireceğim bu bölümü;
Kalınacak uygun bir otel bulmak için Anceve otelinin hemen karşısındaki küçük bir mahalle bakkalındaki orta yaşı biraz geçkin satıcı amcaya yöneltim sorumu;
“Siz karşıdaki otele gidin beyim” diye başladı söze.
“Orası rahat edebileceğiniz bir yerdir. Diğerlerinde bazen sıcak suyu kendileri ısıtmaktalar. Hem bu otel o kadar iyi bir yerdir ki 20 çeşit tatlı veriyorlarmış müşterilerine, 15 çeşit turşu varmış, gerçi ben girip görmedim ama .!”.
Canım amcam, saf ve samimi bilgilerin için teşekkür ederiz.
Kurtuluş savasının ilk kıvılcımın başladığı şehre Samsuna giriyoruz. Belki de çok şanslı bir dönemdeyiz. Bandırma vapuru yeniden yapılarak müze olarak halkımızın ziyaretine açılmış 2 hafta önce.
Bizde Samsun gezimize Bandırma Vapurundan başlamayı hedefliyoruz. Genel anlamda Türkiye’de yol-iz bulabilme hassasiyetimizi 6. nci hissimize dayanarak zor da olsa yerini öğreniyoruz Bandırma Vapurunun.

Önce orijinal boyutlarında birkaç firma ve kişilerce sponsorluk yapılarak yeniden inşa edilmiş bu tarihi önemi olan vapuru sahilde görünce etkileniyoruz. Eh, pek de küçük değilmiş hani! Ancak ilk intibalar bu, aslında denizin o muhteşem sonsuzluğunda gerçekten ufak sayılacak bir tekne.
Gemi 1878 yılında İngiltere' nin Glasgow kentinde (İskoçya bağımsızlığını ilan ettikten sonra bu bölge İskoçya sınırları içersine girmiştir) Mac. Intyre Paisley - Huston and Cardett tezgahlarında gemi tezgahlarında 21 sıra numarası ile 279 grostonluk yolcu ve yük vapuru olarak inşa edilmiştir. Geminin ilk sahibi Dussey and Robinson şirketi gemiyi "Torocaderto" adı altında 5 yıl çalıştırdı.
1883 yılında Yunanistan' da H. Psicha Preus Firmasına satıldı. "Kymi" adını alarak, geminin Londra'da olan kaydı Pire Limanına alınmıştır.
1890 yılında H. Psicha Preus firması gemiyi başka bir Yunanlı firma olan Cap. Andereadis firmasına satmış, 12 Aralık 1891 tarihinde kaza sonucu batmış, aynı yıl içersinde yüzdürülmüştür. Kıymı adı ile "İstanbul Rama Derasimo " firmasına satılarak İstanbul limanına kayıt edilmiştir.
Ancak benim anlayamadığım ve ömrüm boyunca da anlayamayacağım şu mantaliteyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Türk milleti olarak bazı şeyleri elden çıkartmak, atıp-satmak, bozup-yıkmak konusunda inanılmaz ve önlenemez bir duygular içindeyiz.
Manevi değeri çok büyük olan bu vapur ne maksatla ve ne gibi manasız düşüncelerle yok edilir, anlayabilmiş değilim. İşte sonrada oturup, sıfırdan yenisini yapar sonra baş tacı etmeye çalışırız.
Bu konuda çok dertli bir kişi olarak bir anektodumu sizlerle paylaşmak istiyorum;
1.nci dünya savaşına girmemizin baş nedenlerinden biri Yavuz zırhlısı (Goeben) bildiğiniz gibi. Ben Yavuz zırhlısına binmiş nadir kişilerden birisiyim. Yine aynı dönemlerde Donatan ve Onaran Komutanlık gemilerini de gezdim Dz.K.K. da kullanılırken. Her 2 gemi de muhteşem büyüklükte, içinde 4 komutanlık barındıran ve çok sayıda tankı içinde barındırıp, bakıp onarım yapan bu dev gemiler de yok artık filomuzda.
Şimdi dönelim asıl konumuza, Yavuz o koca cüssesi ile nasıl su yüzünde duruyordu hala şaşıyorum. Dev gövde zırhlarını görünce hayrete düşmüştüm, çelik fabrikalarında çalışmış bir uzman olarak. Ama ne yazıktır ki bu buram buram tarih kokan gemiyi 3 tarafı denizlerle çevrili koca ülkede koyacak yer bulamadık ve ticari bir “emtea” olarak satarak, çelik sanayinde jilet olarak kullanılmasını tercih ettik.
1980-90 yıllarda traş olan tüm Türk erkekleri bu Yavuz Zırhlısının çeliğini kullandı. Hayrettir eğer, Yavuz olmasa idi demek ki koca ulus 10-15 yıl traş olmadan gezecekti herhalde ! Sökümünün de körfezde Karamürselde MKE tesislerinde 3-5 yılda tamamlandığını biliyorum. Yazık çok yazık, tarihimizi bu kadar mahveden bir ulus olarak, çok ama çok üzülüyorum.
Samsun’a ilk 1972 de gitmiştim. Ondan sonraki ziyaretim 30 sene sonra oldu, ancak şimdi ilk defa dikkatlice gördüm ki şehir Batı yönünde sahil boyunca fevkalade büyümüş. Eski Belediye Plajları “Motasyon” sahilleri epeyce bir uzun şekilde halkın kullanımına açılmış.
Gezimize devam edelim. Tipik bir Anadolu kasabası görünümünde Bafra’yı (77.000) gezip yola devam ediyoruz. Sinop’tan önceki durağı Gerze (8.990) olarak belirliyoruz. Burası da tipik bir liman kasabası. Fazlaca teknesi olmayan kendi halinde hem Doğudan hem Batıdan önemli bağlantıları olmayan küçük bir yerleşim yeri.
Sinop ve Gerze'ye özgü önemli bir gelenek Ramazan ayında "sellime çıkma" ya da diğer adıyla "Helesa"dır.
Helesa geleneğinin ortaya çıkışıyla ilgili söylence ise şöyledir:
"Çok eski devirlerde, gemiler yelken ile çalıştığı zamanlarda Karadeniz'de sığınacak üç liman varmış. Bunlar Temmuz, Ağustos ve Sinop'muş. Yani Karadeniz sadece Temmuz ve Ağustos aylarında fırtınasız olur, diğer zamanlarda da gemiler ancak Sinop limanında barınabilirmiş.
Yine böyle bir kış mevsiminde, bir yelkenli gemi Sinop limanına sığınmış. Haftalarca burada mahsur kalındığından kumanyaları tükenmiş. Açlık baş göstermiş. Dilenmek istemediklerinden kimseden bir şey isteyememişler.
Bir gün kaptanın aklına feneri alıp ev ev dolaşarak mani söyleyip yardım istemek gelmiş. Filikayla şehre çıkıp gece feneri de yakarak ev ev dolaşıp, mani söyleyerek yiyecek toplamışlar.
Bundan sonra Sinop ve Gerze'de bu olay gelenek haline gelmiş ve her Ramazan ayının 15'inden itibaren helesaya çıkılır, bahşiş toplanır olmuş."
Gerze çıkışında güzel ince taşlı geniş bir kumsal sizi davet eder. Bölgenin denize girilecek en iyi yerlerindendir.
Sinop’a (28.600) varıyoruz. Bir yarımadaya kurulmuş bu Türkiye’nin en az nüfuslu (34.000, giriş tabelasında yazan) kentindeyiz. Oldukça aşınmış bir kale 2 sıra sur halinde şehri korumak üzere inşa edilmiş. Tarihçesi çok eski. Sinop denince mutlaka müzesinin gezilmesini önereceğiz. Son derece güzel hazırlanmış, bahçesindeki çiniler, dev amphoralar, mezar taşları ve dev gemi çapaları ile çok güzel bir müze.

Sinop ünlü tarihçi Diyojen’in de doğduğu yer olarak bilinir. Bu büyük düşünür ve filozof hakkında anlatılanlar ekteki dosyada verilmiştir.
Diogenes (MÖ 413-324)
M.Ö. 411, 412 veya 413 yılında, Sinop'ta dünyaya geldiği bilinen tarihte Sinoplu Diogenes(Diyojen) diye ün yapan bu Kinik filozof, asıl mesleği kuyumculuk olan ve parayı çok sevdiği için kalp para basan bir kalpazanın oğludur. Babası kalp para bastığı için Sinop'tan sürülmüş, baba oğul Atina'ya gelip yerleşmişlerdir.
Diyojen aşırı gururlu bir insandı ve herkesi küçümserdi. (!) Sıradan insanlardan nefret eder ve hepsini o derece küçük görürdü ki, bir öğle vakti elinde fener "bir adam arıyorum" diye bağırarak Atina sokaklarında dolaşmış, böylece Atina'da adam görmediğini anlatmak istemiş. Her şeye rağmen Atina'da sayılan bir insandı, krallar bile onun ilmine, zekasına ve kişiliğine hürmet ederlerdi. Corinth'e gelen Büyük İskender, Diyojen'i ziyaret etti ve bir dileği olup olmadığını sordu. O ise bu soruya "Evet var, gölge etme başka ihsan istemem." yanıtını verdi.
Diyogen için daha fazla bilgiler ekteki dosyadadır.
Sinop’un eski ceza evi görülecek başka bir tarihi değer, kalenin kalan surları gibi. Yarımadanın arka tarafında yerleşim henüz yok, açık denizi ve rüzgarı içinize çekmek için gidin, tüm iyot ihtiyacınızı karşılayın.

Şehri arkanızda bıraktığınızda coğrafya kitaplarından edindiğimiz inceburun çıkıntısını görürsünüz önünüzde. İnceburun adına uymayacak bir kütlükte Anadolu’nun Karadenizin içine uzanan en uç noktasıdır. Uç noktasına ulaşmak için yolu izi olmayan bir toprak parçasıdır sadece.
Bölgede 8-10 tane irili-ufaklı deniz ürünü işleyen tesisi vardır. İlginizi çekerse ve içlerine girip görme şansınız olursa ilginç bir tecrübe edinirsiniz!
Sinop’un diğer küçük kazalarını geçiyoruz tek tek, önce Erfelek, sonra Ayancık.
Artık ciddi inişli-çıkışlı yollardan Kastamonu sınırlarına giriyoruz. Yol tamamen heyelan mıntıkası. Her an trafiğe kapanıp saatlerce ilerleyememeniz mümkün. Bazen neden bu yoldayım diye düşündüğünüz oluyor. Şiddetli yağışlarla yolun bazı bölümleri uçmuş, desteksiz durumda.
Nihayet Abana (2.900) , Kastamonu’nun sayfiye yeri diye bilinen beldesi. Geçiniz, daha önce de gördüğümüz bu yeri görmemekle bir şey kaybetmezsiniz.
Yola devamla İnebolu (9.400) sizi karşılar. Karma karışık bir ilçe. Liman, şehrin batı girişini tüm sevimsizliği ile kapatır. Bir devrin dev liman kasabası olan İnebolu şimdi eski günlerini arıyor. Nüfusun artması ile karmakarışık olmuş bir ilçe merkezi ve çıkışı doğu yönünde görmüş yeni binalar. İşte bu 2-3 km. lik sahil boyunca yeni yapılanmaların önünde kumsal ve deniz tatilini burada düşünenler için uygun bir yer.
Kastamonu yönünde yolculuğumuz devam ediyor. En önemli durak yol boyunca tepemizden 4-5 defa geçen tele-vagonların ait olduğu Küre Bakır madeninin çıktığı ilçeyi görmek.
Şaşırarak bakıyoruz 28 km. lik karayolunun üstünden sağından solundan geçen dev teleferik direklerine, km. lerce çekilmiş çelik taşıma tellerine ve içlerinde hala bakır cevheri olan taşıma vagonlarına. Ve haklarında rahmet okuyoruz bu büyük ve inanılmaz taşıma sistemini kuranlara. O muhteşem ormanın ortasından ağaçların arasından yükselen dev teleferik direklerine. Aman Allahım bu “hilkat garibesi” sistem yapılırken 1984-88 yılları arasında o orman nasıl katledilmiştir kim bilir? Ama doğanın kendisini yenilemesi ile sanki o koca direkler yukarıdan elle konulmuş gibi, doğa o çirkinliği yok etmiş adeta kendisini yenilemiş. Ancak bu kötü planı araştırdığımızda o “hilkat garibesi” sistemin söküleceğini duyup çok üzülüyoruz. Bırakın o hali ile kalsın ormanı tekrar yaralamanın ne anlamı var. O orman ki içinde geyikler yaşıyor artık.
Küre dağının maden çıkarılan kısmına ve küre kasabasına doğru çıkarken, dağın muhteşemliğinden etkileniyoruz, ancak arka yüze gelindiğinde 800-900 yıldır çıkartılan ham cevher bakır için dağın tam yarısının yenildiğini görüyoruz. Hep düşünmüşümdür, taş ocaklarında ve diğer cevher kaynaklarında ne kadar rezerv var diye. 800 yılda demek ki ancak dev dağın yarısı yok oluyormuş. Hoş eski dönemde dağın parçalanması daha zor olmakla ve cevherin günlük çıkartma oranına bağlı olarak dağın tümünü de götürebilirlerdi şüphesiz. Ancak bir 100 yıl kadar filanda işletilmemiş sanırım eski tarihlerde.
Küre’ de gördüklerim ve moral bozukluğu ile gözlerimi indiriyorum asfalt yola arkamdaki o çirkin görüntüden olabildiğince hızla uzaklaşmak istiyorum Ankara’ya doğru. Orta Karadeniz böyle bir çöküntü ile tamamlanıyor zihnimde……
Çocukluğum ve ilk okula başladığım il Kastamonu (57.800) bende çok özel anıları olan bir ildir. 1960 başlarında o sessiz, sakin Anadolu kasabası bugün süper bir görüntü içinde.

1935 de Kastamonu kalesi
Şehri 2 ye bölen kanal son derece güzel restore edilmiş. Kanalın 2 tarafında yürüme yolları, perforje korkuluk ve arıtılmış suyun aktığı kanalın ortasındaki beton platform. Ve sıkı durun bu beton platformun 2 yanında yemyeşil çimenlik alanlar. Adeta yapma halı gibi şehir boyunca 2-3 km. boyunca müthiş bir ambians gösteriyor. Üniversite şehre büyük bir canlılık ve yeni mimari de inanılmaz bir avrupa-i hava vermiş. Pek çok Fransız kasabası gibi görülesi bir yer!

Osmanlı zamanında ve öncesinde Anadolu beylikleri zamanında çok önemli yerleşim yeri olan Çandaroğullarının bu merkezi hala o dönemden kalan “Han’ları”, “camileri” ile çok görkemli bir otantik bir hava estiriyor.
Cumhuriyet tarihi ve öncesinden kalan eski evlerin restore edilenleri de başka bir güzellik oluşturuyor. Buram buram tarih kokuyor denebilir. Şehrin batı yönündeki o görkemli kalesi içinde çok hisli bir aşk hikayesi anlatılır.

TEKFUR'un Güzel Kızı Moni ve KASTAMONU
Tekfur’un güzel kızı Moni, Kaleyi kuşatan Türk askerlerinin komutanına, kalenin burçlarından görür görmez aşık olur. Aşkını ise dadısı aracılığıyla Komutana bildirir. Aşkına karşılık veren yakışıklı komutana kale kapsının anahtarlarını teslim eder. Günlerce süren kuşatmaya rağmen düşmeyen kaleye, askerlerin ellerini kollarını sallayarak ve kapıdan girmesi sonucu durumu anlayan Tekfur, güzel kızı Moni’yi kalenin burçlarından aşağı attırır.
Türkler tarafından söylenen “ Kastın neydi Moni’ye “ sözü zaman içinde değişerek KASTAMONU’ ya dönüşmüştür. Kale eteklerinde bulunan “Kırk kız türbesi” günümüzde de halk tarafından hala saygıyla ziyaret edilir
Köroğlu ne kadar bilinen bir halk kahramanı ise, bu bölgede de onunla eşdeğer bir başka kahraman yaşamıştır, zulme karşı, haksızlığa karşı.
Sepetçioğlu’nun tarihteki onurunu bu bölgeyi tanımayanlar bilmez. İşte küçük bir alıntı;
Sepetçioğlu bir ananın kuzusu,
Hiç gitmiyor kollarımın sızısı,
Böyleyimiş alnımızın yazısı
Yassıl dağlar yassıl aman,
Osman Efem geliyor vay vay!
Osman Efe de, Osman Efe ha!.. Halkın gönlünde umut, yüreğinde sevgi. Zalimler, halk düşmanları derseniz, köşe bucak peşinde Osman Efe’nin. Yüreklerinde bir korku ki, uykuları bölünüyor geceleri. Derebeyi’nin dilinde Osman Efe’nin adı “Şu Sepetçioğlu denen eşkiyayı yakalayanı altınlara boğarım. Ölüsünü, ya da dirisini getirene bağlar, bahçeler vereceğim” diyor. Neden ki derseniz, diyelim. Sepetçioğlu Osman Efe mert. Bileğine güçlü, yüreğine sağlam.
Kastamonu’da dokuma ve el işi tekstil eski dönemlerden beri yapılır. Etli ekmek denilen pidesi de çok meşhurdur. Çekme helvası da ziyaretçiler tarafından tadılmalıdır. Bunun yanında en spesifik ürünü ise “pastırması”dır. Hafif kahverengi rengindeki bu pastırmaya Türkiye’nin hiçbir bölgesinde rastlayamazsınız. Özel kurutma işlemlerinden geçen bu ürün çarşı içinde birkaç dükkan tarafından yapılır ve satılır. Bu nedenle de ünü fazla olunca, talebe bağlı olarak fiyatı da astronomik seviyelere çıkmıştır. Üretim miktarı az olan ve sadece iç pazarda tüketilen bu ürün için 45 YTL ödeme isterseniz 1 kg. alabilirsiniz. Hoş marketlerde 15 YTL ye kemiksiz but almak dururken, 3 katı fiyata pastırma tüketmek isteyenlere….. Hoş Ankara’da 30 YTL civarında Kayseri imalatı pastırma da kolaylıkla iyi kalitede bulunabilir.
SELÇUKLULAR VE ÇOBANOĞULLARI (ATABEYLER) DÖNEMİ
1. ATABEY HANI : Kastamonu – Tosya yolunun 23. km.’sinde, Elmayakası Köyü sınırları içinde ve Karadere Çayı’nın kenarındadır. Fetihten sonra Kastamonu çevresinde, sosyal amaçlı olarak inşa edilen ilk binalardan birisidir. Hüsameddin Çoban Bey tarafından 1273 yılından önceki bir tarihte yaptırılmıştır. Günümüzde harabe durumundadır.
CANDAROĞULLARI DÖNEMİ
1. DEVE HANI: İsmail Bey Külliyesi organlarındandır. Candaroğlu İsmail bey tarafından 865 / 1460 yılından önce yaptırılmış olan Han, 1992 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Günümüzde ticari ve turistik amaçlı bir işyeri olarak kullanılmaktadır.
2. İSMAİL BEY ( KURŞUNLU ) HANI: Attarlar Çarşısı mevkiindedir. Candaroğlu İsmail Bey tarafından 865 / 1441 yılından önce yaptırılmıştır. 1770 ve 1943 yıllarında tamir gören han, 1972 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Hanın hemen yanındaki Cem sultan Bedesteni ile birlikte otel ve restorant olarak turizme kazandırılması çalışmaları devam etmektedir.
fazla bilgi için ekteki dosyaya bakınız…

2 kişi OK olmak üzere 120,00 YTL ücret istenmektedir.
Tavsiye edilebilir mi “ORTA KARADENİZ” gezisi bilmiyorum, ancak bir gezginci birey olarak oraların da turizmden 3-5 kuruş kazanması için ve yurdumuzu tanımamız için yinede görülmesi, bilinmesi gerekir diye düşünüyorum.
Sağlıcakla kalın.
Yüksel Aslan,
Gezi notları, Ekim 2008.